wasd
9/7/2009 ·
1 yıl olmuş amına koduğumun bloğunu açalı...yazdığım tüm yazıları okudum az önce. beğenmedim, kapatıyorum blogu.
belki yazmam bi daha
1 yıl olmuş amına koduğumun bloğunu açalı...yazdığım tüm yazıları okudum az önce. beğenmedim, kapatıyorum blogu.
belki yazmam bi daha
1 yıl olmuş amına koduğumun bloğunu açalı...yazdığım tüm yazıları okudum az önce. beğenmedim, kapatıyorum blogu.
belki yazmam bi daha
yazacak bi bok yok. istemiyorum yazmak. neden yazıyorum? boş vaktimi doluymuş gibi göstermek için mi? siz bok kafalılar bişeyler öğrensin diye mi? egomu tatmin etmek için mi?
belki.
ölüm karşısında çaresiziz. yapacak bişey yok. sadece hayatı yeterince kaliteli-zevkli yaşamak istiyorum. ölüm karşısındaki çaresizliğim herkesde mevcut olan bir his fakat bazı insanlar bunun üstünü bazı yalanlarla örtüyor ve ben bu insanların bazen benden daha mutlu bir hayat sürdüklerini düşünüyorum. bu beni rahatsız ediyor. ama gittikçe güçlendiğimin farkındayım. hiçbirşeyden korkmuyorum. üstünlüğüm zihniyetimden kaynaklanıyor. bu üstünlüğümü benim seviyemdeki insanlar rahatlıkla anlayabilir. kendim gibi insanlar bulmak, tartışmak istiyorum. adam gibi bir tartışma yapmak istiyorum. dogmalardan arınmış zihinler istiyorum. bazı sonuçlara kesin olarak ulaşıp bir daha kafamı bunlarla yormak istemiyorum. belki kafamdan silmek istiyorum bu yanılgıları, belki sonuca ulaşmam imkansız..
bu dünyayı ben kurtarabilirim. yeterli sayıda insana ulaşabilirsem olabilir. fakat bunu yapmaya karar verecek cesareti kendimde göremiyorum. ben yaşamak istiyorum. benim gerçekleşmesi gerektiğini düşündüğüm şeyleri gerçekleştirmem birçok güçlü insanın kişisel çıkarlarına ters düşeceği için beni devre dışı bırakacaklarını biliyorum. bu devrim tepeden inme olmamalı. halk aydınlanmalı.
futbolcular, şarkıcılar, oyuncular vb. arz-talep ilişkisinden dünyanın parasını kazanan insanlar, sizden nefret ediyorum. sizin o parayı kesinlikle haketmediğinizi düşünüyorum. hatta düşünmüyorum, biliyorum. bu dengelerin amına koyacam.
bazen diyorum "siktiret sana mı kaldı bu boktan dünyanın derdi" ve katılıyorum buna. ben sadece kendimi düşünüp paramı yiyip zevk içinde yaşayıp ölebilirim. ama doğru olanın bu olmadığını biliyorum.
ölümden sonra hayat dinlerin değişmez bölümlerinden biridir. reenkarnasyon, cennet-cehennem gibi çeşitli yollarla insanın nature bir isteği olan “var olma” içgüdüsüne hitap edecek şekilde dinlerde yer almıştır. doğadaki hiçbir canlı yok olmaz istemez. ama istemek farklı, bilmek farklı şeylerdir. matrixde bir söz vardı, “ignorance is bliss” bazen katılıyorum bu söze. ölümden sonra yaşama inanan biri eğer yeterince bilinçli değilse ölümden sonra yaşamın olmadığını öğrenirse [öğrenemez de hadi diyelim öğrendi] çok büyük psikolojik bunalımlara girebilir.
ölümden korkmak anlamsız. ölüm bir gerçek ve ölümden sonra “ben” diye bir şey olmayacağı için ölümden korkmama gerek yok. ölene kadar yaşayacağım. önemli olan bu. acı çekerek ölmekten korkuyor bazıları. bu da en az ölümün kendisinden korkmak kadar anlamsız. acı çektikten sonra öleceksin zaten, çektiğin acıların sana bir zararı yok, sadece içgüdüsel olarak acı çekmek istemiyorsunuz. ama ben bunu da umursamıyorum.
ölümden sonra benlik diye bir şey olmayacağı için tüm hayatını belli bir dine göre yönlendirmiş insanlar için de hiçbir fark yok. yani onlar için de bir pişmanlık sözkonusu olmayacak. başarı veya başarısızlık yok.
burada felsefenin önemli bir sorunu ortaya çıkıyor. bilgi mi mutluluk mu? hangisi insanlar için daha önemlidir? gerçekler insanları mutsuz edecekse bazı “kandırmaca”lar uygulanabilir mi? öbür dünyada cennete gitmenin “garanti”siyle yaşamak insanlara büyük bir haz veriyorsa, onların bu mutluluğunu bozmamız ahlaki bir davranış mıdır? insanların çoğunluğu tanrının varlığına inanmak “istiyorsa” tanrı vardır dememizin kime ne zararı olabilir? bunlar üzerinde düşünülmesi gereken sorular. neyse konudan saptım. bitsin.
köşeyazarının biri demiş, " "egemenlik kayıtsız şartsız milletindir" diyen diktatörü, dünyanın neresinde gördünüz allah'ın geri zekalıları?"
ülkemizdeki cahil-aptal-eğitimsiz kemalist kesimin içine düştüğü yanılgıların birçoğunu sadece bu alıntıya bakarak sıralayabilirim.
kaldı ki bu insanların, ağzınızdan "atatürk" ve "diktatör" kelimelerini duydukları anda vereceği cevaplar tamamen reflekstir, bakın beyin gerekli değildir refleks için, omurilik yeterlidir. beyinlerini kullanma ihtiyacı hissetmezler.
atatürkün diktatör olup olmamasını bir kenara bırakalım, [zaten yaşayıp ölmüş adam, bişeyler yapmış, iyi hoş ama hala neden tartışıyoruz bu adamı? gelecem buraya] bir kişinin savunduğu görüşü sadece alıntılarına bakarak anlayabilir miyiz? hem de bu kişi devlet yönetme stratejisi olarak pragmatizmi benimsemişse? [burda pragmatist olmasını eleştirmiyorum, olabilir, haklıdır.] daha çok yaşantısına, yaptıklarına baksak da birbirimize masal okumasak diyorum? atatürkü alıntılarla tartışacaksak ben her ideolojiye sokabilirim atatürkü. çünkü çok fazla konuda birbirinden çelişkili sözler söylemiş zamanında.
başkomutanlık kanunu [tek adam olması], istiklal mahkemeleri, dersim isyanı, muhaliflerin nasıl bastırıldığı..
diktatör, devletin başındaki tek adam demektir. verdiği kararlar hiçbir makam tarafından reddedilemez.
atatürk de devletin başındaki tek adamdı. atatürkün de kararları reddedilemezdi, kellesi giderdi belki.
bugünkü kullanımda diktatör diyince "zorbalık, işkence, şiddet" akla geliyor. bu yüzden atatürke bu sıfatı uygun görmüyorlar ama yukarda saydığım şeylere bakınca bu yönden de çok masum değildi kemal. mussolininin heykeltraşlarını getirtip heykellerini yaptırıp yurdun 4 köşesine dikmek nedir?
peki zaten yaşayıp ölmüş adam, bişeyler yapmış, iyi hoş ama hala neden tartışıyoruz bu adamı? çünkü eşşeğin sikindeki kemalizmden dolayı.
bu devletin temelleri kemalizm üzerine kurulmuştur ve hala anayasamızdan çıkarılmasına izin verilmiyor. dinci korkusu bunun temel nedeni ancak doğru olanı bulmaksa amacımız hem dinin, hem kemalizmin anayasada bulunmasına karşı çıkmak olmalıdır. "kemalizmi dine tercih ederim" diyebilirsiniz ama kötünün iyisine razı olmaktansa iyiye doğru mücadeleyi seçerim.
kemal, anakronizmci insanların da gözdesidir.
"lan orospu çocuğu, o olmasa sen şu an yazacak interneti bulamayacaktın şerefsizz"
"varlığımızı atatürke borçluyuz" insancıkları, "atatürkün hakkıdır tüm ülke, malvarlığında onun da hakkı vardır" diyen ibişler.
varlığımı kemale borçlu değilim, belki içinde yaşadığım ülkenin bağımsızlığını sağladı ama benim varlığım; yaşadıığım ülkenin bağımsızlığından bağımsız bir olgu olduğundan varlığımı kesinlikle ona borçlu değilim.
varlığımı kemalden çok anneme borçluyum. biyolojik olarak da bunu kanıtlayabilirim. ama annem benim malvarlığıma el koyamaz.
atatürkün insanların özellerine el koyacak gücü vardı [padişahın olduğu gibi], ama buna hakkı yoktu [padişahın olmadığı gibi] zaten bu yüzden padişahlık sistemini sevmiyor muyuz?
insanlar hiçbir baskıcı ideoloji ile bezenmeden serbestçe düşünebilme hakkına sahip olmalıdır. herkes benim kadar akıllı+şanslı olmayabilir.
neden senden akıllıyım biliyor musun? yazdıklarımı antitezlerinle ispatlayabilirsen akılcı olarak, yazdıklarımdan, düşündüklerimden vazgeçebilecek, tükürdüğümü yalayabilecek, "sen haklısın, ben yanılmışım" diyebilecek erdeme sahip olduğum için...
aşk diye bir kavramın var olması aşk duygusunun varlığını kanıtlamasa bile ifade ettiği birtakım duygular vardır elbette. aşk şiirleri okudum, yazılar okudum, filmler seyrettim ve aşkın acizlik belirtisi olduğunu anladım. sert bir giriş yapıp "aşkın kaynağı cinsel arzulardır" demedim, ama bu doğrudur.
geçen gün okulda salak hocamız bir dizi izlettirdi. ne olduğu önemli değil, sadece bir olayı dikkatimi çekti, ve belki de bu yazıyı yazmama neden olacak düşünce buhranıma sebep oldu. adam evde kızı görüyor ve aşık oluyor. ve bu iki insan arasındaki tek konuşma da evlenme teklif edeceği zaman oluyor. düşünün, düşünün....
bir adam sadece görerek biriyle evlenmek istiyorsa ben onun sikinin keyfine hareket ettiğini söylerim. ilk görüşte aşkın meali, "seni sikmek istiyorum" dur.
peki önce arkadaşlık, flört döneminden sonra aşık olmaya başlamak nedir? güzel olmasından kaynaklanan arzulamaktır, davranışlarını ve fikirlerini de beğenirseniz arzulama katsayınız artar ve daha çok istersiniz onu.
peki aşk neden acizliktir? aşık olduğun kişi başkasıyla sikişirse sen acı çekersin, istemsizce. bu yüzden dolaylı olarak kendine zarar verirsin, sonra da bunu şiir, yazı, film yaparsın ve bu acıyı yüceltirsin. sen mazoşistsin. ancak aşkın öyle söylendiği gibi yüce, eşsiz, ulaşılmaz, istemsiz olduğuna inanmıyorsan o zaman "siktir et" demeyi bilirsin ve beğendiğin bir insanı bir çırpıda silebilirsin. işte bu akıldır.
ortamlarda ona karşı böyle yapmacık bir ilgi, maske takarak yapılan hareketler, iltifatlar, onun hoşuna gidecek şeyler yapmaya çalışıyorsan, onla "çıkmak" istiyorsan, onu arzuluyorsundur. ancak olumlu yanıt alamayınca ve daha sonra onu başka biriyle birlikte gördüğünde kendini harap ediyorsan, meyhanelerde içip, ağlamak istiyorsan kendini yanlış yönlendirmişsindir. işte bu duygudur.
duygu yanıtlıcıdır. duygularını keşfetmeden, çalışma mekanizmalarını anlamadan hiçbir sikim olmaz senden. aklın duygularını bastırmadıkça aptal, cahil kalacaksın. işte bu yüzden duygularını bilemediğin için, kendine zarar vereceksin. acizsin.
doğruyum, çalışkanım ama bunun türk olmamla ilgisi yok, insanım.
küçüklerimi korurum, büyüklerimi eğer hak ediyorlarsa sayarım.
varoluşumu; özümden, yurdumdan, milletimden çok severim, egzistansiyalistim.
eeeey büyük kumandanlar;
açtığınız yol da, gösterdiğiniz hedef de yalan oldu,
ben sadece içimdeki iyiye, durmadan yürüyeceğime and içerim.
varlığım türk varlığına kapak olsun.
ne mutlu mutluyum diyene!
odrade atreides
ahmet altanın 1995 yılında gazetesinden atılmasına sebep olan "atakürt" başlıklı yazısını okuyalım:
"mustafa kemal, selanik’te değil de musul’da doğmuş bir osmanlı paşası olsaydı, kurtuluş savaşı’nı türklerle ve kürtlerle birlikte gerçekleştirdikten sonra kurulmasına önayak olduğu cumhuriyetin adını “kürdiye cumhuriyeti” koysaydı, kendisi de meclis kararıyla “atakürt” adını alsaydı...
kürdiye cumhuriyeti’nin bütün vatandaşlarına “kürt” deneceği için hepimiz “kürt” sayılsaydık, taksim’e, kadıköy’e, kızılay meydanı’na, kordon’a “ne mutlu kürdüm diyene” pankartları asılsaydı...
“kürdiye’de” türk olmadığı, herkesin aslında kürt olduğu söylenseydi, kendilerini türk sananların aslında “deniz kürdü” oldukları iddia edilseydi...
kürtlerin “yedi bin yıllık” bir tarihi bulunduğunu, anadolu’nun esas sahiplerinin kürtler olduğunu, moğolların, hunların, etrüsklerin aslında kürtlerin atası sayıldığını, osmanlıdaki kürt paşalarının kahramanlıklarını derslerde okusaydık.
teoman, cengiz, atilla, osman gibi isimler almamız yasaklansaydı, berfin, beruj, tiruj, nevruz gibi isimler almak zorunda kalsaydık...
türkçe televizyon kurulması yasak edilseydi, bütün televizyon yayınları kürtçe yapılsaydı...
romanlarımızı, hikayelerimizi, şiirlerimizi kürtçe yazmak zorunda kalsaydık, yalnızca kürt şarkıları dinleseydik, gazetelerimizi kürtçe çıkarsaydık...
okullarımızda yalnız kürtçe okutulsaydı ve türkçe okutulması yasaklansaydı...
“biz türküz, bizim bir tarihimiz, bir dilimiz var” dediğimizde sorgusuz sualsiz hapislere atılsaydık.
istanbul’da, ankara’da, izmir’de, bursa’da, edirne’de polis sürekli olarak bizi izleseydi, “özel timler” bizim “kürdiye cumhuriyeti’ni” parçalamak isteyen “ayrılıkçılar olmamızdan” kuşkulanıp hepimize sürekli “suçlu” muamelesi yapsaydı, sırf türk olduğumuz için hakaretlere uğrasaydık.
12 eylül darbesinden sonra bütün batı bölgesindekiler hapishanelere doldurulsa, inanılmaz işkencelerden geçirilse, boğazlarına kadar çamurların içine battıkları hücrelere konsa, tazyikli sularla iç organları perişan edilse, azgın köpeklerle bacakları parçalansaydı...
evlerimiz basılsa, ayrılıkçı “türk teröristlere” yardım ettiğimiz iddialarıyla apartmanlarımız yakılsa, biz evimizden bir eşya bile alamadan çıkarılıp, diyarbakır’a, hakkari’ye sürgüne gönderilerek, çadırlarda yaşamak zorunda bırakılsaydık...
biz türkler buna razı olur muyduk, “işte hepiniz kürdiye cumhuriyeti’nin vatandaşı olarak birer kürtsünüz, ayrıca türklük diye niye tutturuyorsunuz, isterseniz başbakan bile olabilirsiniz” sözlerini bir hakkaniyet işareti olarak kabul eder miydik?
yoksa, türk kimliğimizin, dilimizin, kültürümüzün, bu ülkenin “eşit” vatandaşları olarak kabul edilmesinde ısrarcı mı olurduk?
bu ülkenin türk ve kürt vatandaşları var ve tarih “türk” çizgisinden yürümüş, bugün bizim “türk” olarak kabul edemeyeceklerimizi kürtlerin kabul etmesini istemişiz, bu yersiz istek sonunda patlamış, ülke önce teröre arkasından bir iç savaşa yuvarlanmış.
türkiye’nin bu kanlı karmaşadan “demokrasiyle” ve kürt vatandaşların “kimliklerinin” kabulüyle kurtulacağına inanan insanlar, bu düşüncelerini dile getirdiklerinde, bizim yöneticilerle taraftarları hep aynı soruyu soruyor:
- nedir demokratik çözüm, nedir kürt kimliği?
biz türkler, bir “kürdiye cumhuriyeti’nde” yaşasaydık ne isteyeceksek, bu isteklerin bugün kürtler tarafından dile getirilmesini kabul etmektir demokrasi.
kendimiz için isteyeceğimizi, bizimle eşit oldugunu kabul ettiğimiz insanlara vermemek için bu kadar kan dökmeye, ülkeyi bir çıkmaza sürüklemeye değer mi? "
bu yazı birçok eleştiri almıştır fakat vermek istediği mesaj anlatılmak istenenler farklıdır. yani bu yazıya "osmanlı türk devletiydi bi defa, musulda doğan komutan o başarıyı elde edemezdi" gibi argümanlarla karşı çıkmak saçmadır. bu bir fabl a "hehe karga konuşmaz ki" demeye benzer. bizi kürtlerin yerinde hissettiren başarılı bir empati yazısıdır bu. üstelik ırkçı bir kürdün hissettirdikleri değil kendi savundukları "atatürk milliyetçiliği" seviyesinde bir milliyetçiliğe sahip olan bir kürdün hissettiklerini anlamaya yardımcı olmuştur. kemalistlerin bu yazıya çok büyük tepki göstermeleri, hem atatürk'ün başka şekillerde düşünülmeyecek kadar dogmalaştırıldığını hem de ne kadar "kendine milliyetçi" ikiyüzlü olduklarını göstermiştir.
atatürk'ün "türkiye cumhuriyeti sınırları içinde yaşayan ve 'ben türküm' diyen herkes türktür, türkiye vatandaşıdır" sözlerindeki türk tanımını temel alır atatürk milliyetçiliği. bir insan neden "türküm" desin veya demek istesin? vatandaş olamayacak mı "türküm" demese?
atatürk milliyeçiliğinin sarsılmaz kalelerinden biri de "ne mutlu türküm diyene" dir. henüz oynayıp hoplama çağındaki çocuklara bilinçsizce "ezberlettirilen" öğrenci andının bitiş cümlesidir. öğrenci andı da atatürk milliyetçiliğinin tezahürüdür.
bir insan bir IRKa ait olmakla neden mutlu olsun? "ait olmak" yerine "ait olduğunu kabul etmek" derseniz faşistlik sınırınız değişir mi?
ıı sıkıldım, bu sorulara çalışın. kafanızı zorlayın biraz. atatürkün bir anısıyla bitirdim yazıyı:
atatürk, kendisinin insanüstü bir varlık olduğunu söylemelerini hiç hoş karşılamazdı. çocukluk arkadaşı nuri conker’in sert şakalarını büyük bir neşe ile dinler ve hepimizin önünde tekrarlatırdı.
bir gün sofradakilerden biri:
- paşam, demişti, kimbilir çocukluğunuzda ne müstesna bir insandınız. kimbilir ne eşsiz anılarınız vardır.
atatürk güldü ve conker’e döndü:
- nuri anlatsın, dedi.
nuri bey her zamanki şakacı diliyle:
- bakla tarlasında karga çobanlığı ederdi, yanıtını verdi. deminki soruyu soran kişi, sözün bu yola dökülmesinden fena halde ürktü. soruyu ortaya attığına bin kez pişman oldu.
- aman efendimiz, diyecek oldu, atatürk hemen sözünü kesti:
- bana, insanlar üstünde bir doğuş atfetmeye kalkışmayınız, `doğuşumdaki tek olağanüstülük türk olarak dünyaya gelmemdedir`.